
Hatay’da bu aralar cereyan sık sık kesiliyor.
Öyle “arıza olur, düzelir” cinsinden değil; alışkanlık hâline gelmiş, sıradanlaştırılmış kesintilerden söz ediyorum.
Bu şehir depremden çıktı.
Sadece binalar değil; insanlar da hâlâ ayakta durmaya çalışıyor.
Moral zaten pamuk ipliğinde.
Bir de karanlık eklenince, mesele teknik olmaktan çıkıyor; psikolojik bir eşik aşılıyor.
Evet…
Ülkenin başka kentlerinde de cereyan kesiliyor.
Kimse bunu inkâr etmiyor.
Ama Hatay’da yaşanan, “genel durum”un en az iki katı.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu fark neden?
Cereyan bugün artık sadece bir hizmet değil.
Isınma, iletişim, sağlık, güvenlik, hatta umut…
Hepsi onunla çalışıyor.
Kesinti dediğiniz şey; bir düğmeye basıp karanlığı açmak değil, hayatın akışını durdurmak anlamına geliyor.
Üstelik konu, özelleştirme kapsamında yürütülen bir hizmet.
Yani “devlet yapıyor, aksıyor” kolaycılığı yok.
Yetki verilmiş, sorumluluk devredilmiş, bedel tahsil ediliyor.
Tam da bu yüzden beklenti yüksek.
Çünkü vatandaş, parasını ödediği bir hizmette
“idare eder” cümlesini duymak istemiyor.
Buraya kadar her şey teknik gibi görünebilir.
Ama asıl mesele tam da burada başlıyor.
Basına yansıyan haberler dikkatle incelendiğinde tablo netleşiyor:
Aynı mahallede kısa aralıklarla tekrarlanan kesintiler,
“planlı bakım” denilerek haftalara yayılan karanlık saatler,
“arıza giderildi” açıklamasından sonra yeniden kesilen cereyan…
Bunlar istisna değil; neredeyse rutin hâline gelmiş durumda.
Deprem sonrası “geçici çözüm” olarak sunulan uygulamaların, kalıcıymış gibi sürdürülmesi ise sorunu doğrudan yönetim alanına taşıyor.
Geçici olan bu kadar uzun sürüyorsa, mesele artık deprem değil; tercihtir.
Bazı gerekçeler de var ki, şehirden şehre değişiyor.
Bir yerde kesintinin nedeni olarak “kaçak kullanım” gösteriliyor,
başka bir yerde aynı gerekçe hiç hatırlanmıyor.
Oysa ülkenin farklı bölgelerinde bu sorunun boyutları herkesin malumu.
Mesele gerçekten kaçak mı,
yoksa bazı kentler için daha kolay bir açıklama mı bulunuyor?
Eğer ölçü buysa,
ölçünün her yerde aynı uygulanması gerekmez mi?
Cereyan sadece ışığı söndürmüyor.
Esnafın kepengini, çalışanın mesaisini, öğrencinin dersini de kesiyor.
Soğuk zincirle muhafaza edilmesi gereken ilaçlardan,
evde cihaza bağlı yaşayan hastalara kadar uzanan bir risk alanı oluşuyor.
Bu noktada cereyan, teknik bir altyapı meselesi olmaktan çıkıyor;
doğrudan hayatın kendisine dokunuyor.
Deprem yaşamış bir kentte,
cereyanın sürekliliği artık insani bir zorunluluktur.
Bu, lüks değil.
Bu, ayrıcalık hiç değil.
O yüzden kimse kusura bakmasın ama bazen insanın içinden şu geçiyor:
Oynamayı bilmiyorsan, çık oyundan.
Bu bir hakaret değil.
Bu bir çağrı.
Yeteneğin, kapasiten, hazırlığın yoksa;
bu kadar hayati bir alanda ısrar etmenin kimseye faydası yok.
Elbette kimseyi hedef göstermiyoruz.
İsim de vermiyoruz.
Ama şunu net söylüyoruz:
Bu işleri yapanlar kadar,
bu işleri bu şekilde yapanlara göz yumanlar da sorumludur.
Merkezi yönetimden yerel düzeye kadar herkesin önünde açık bir dosya var.
Adı da belli: Hatay.
Bu şehir, “sonra bakarız” denilecek bir şehir değil.
Bu şehir, “normalleşme süreci” bahanesiyle karanlıkta bırakılacak bir şehir hiç değil.
Cereyan bir altyapı meselesidir.
Ama Hatay’da cereyan artık bir vicdan meselesidir.
Ve vicdan,
kesinti kaldırmaz.
necmi cemal









