İstiklal Marşının kabul edilişinin 97 yıl dönümü

Kurtuluş Savaşının en zorlu yılları halk büyük bir mücadele veriyordu. Canları pahasına yurdu korumaya çalışan halk yorgun ve yoksuldu.. Halkın mücadele gücünü arttırmak, ve milli ve dini duygularını canlı tutmak için bu mücadelenin ruhunu yansıtan, milli ve dini duyguları güçlendiren, askerleri yüreklendirecek bir marşa ihtiyaç duyulmuştu. Garp Cephesi Kumandanlığı bir marş yazılmasını istedi.
Bunun üzerine Eğitim Bakanlığı (Maârif Vekaleti) bu konuda bir yarışma düzenledi. Kazanacak sanatkâra para ödülü verilecekti. Yarışmaya 724 şiir katılmıştı fakat bu şiirlerin hiç birisi tam olarak bu duyguyu yansıtmıyordu. İstiklal mücadelesini ebedileştirecek şiir ancak bu duyguyu ruhunda taşıyan ve bütün benliğinde hisseden bir kalemden çıkabilirdi. Dönemin milli eğitim bakanı Hamdullah Suphi; Mehmet Akif’in milli mücadelede gösterdiği çabayı biliyordu ve para ödülü nedeni ile yarışmaya katılmadığını duymuştu.
Böyle bir marşı ancak mücadeleyi bütün benliğinde hisseden manevi duygularla yüklü birisinin yazabileceğini düşünüyordu.Hamdullah Suphi, Akif’e 5 şubat 1921 tarihli bir mektup göndererek katılmamasındaki sebebin ortadan kaldırılacağını ifade ederek ve başka konuları da dile getirerek Akif’i ikna etti.
İstiklâl mücadelesinin başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, sohbetleri ,hutbeleri ve şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet Akif, İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi durumunda vatansız ve bayraksız kalacağımız, benliğimizi ve kimliğimizi kaybedeceğimizi, sahip olduğumuz bütün değerlerin elimizden alınacağını anlatan Mehmet Akif Ersoy 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Milletvekili olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkın temsilcilerine anlatmaya çalışmıştır. Çünkü milletvekillerin bir kısmı büyük ümitsizliğe kapılmışlardı.
Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı, Suphi Hamdullah Tanrıver’in seslendirdiği İstiklal Marşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde okunduğu tarih 12 Mart 1921’dir. Alkışlar içinde M. Akif Ersoy’un eseri Milli Marşı’mız olarak kabul edilmiş ve “İstiklal Marşı” adını almıştır. İstiklal, bağımsızlık demektir. Önce Bağımsızlık Marşımız gelmiş, kısa bir süre sonra da Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’miz gelmiştir.
İSTİKLAL MARŞI’NIN ANAYASADAKİ YERİ
BİRİNCİ KISIM
Genel Esaslar
I. Devletin Şekli
Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin Nitelikleri
Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
III. Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti
Madde 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı” dır.
Başkenti Ankara’dır.
IV. Değiştirilemeyecek Hükümler
Madde 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
İSTİKLÂL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar -ki şehadetleri dînin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
MEHMET AKİF ERSOY





